Salı , Mart 31 2020
Anasayfa / Arşiv / Küçük Prens’in Basın Odası ziyareti

Küçük Prens’in Basın Odası ziyareti

Yerel basın bugüne kadar sansür, baskı, mahkumiyet ve akla gelebilecek tüm basın özgürlüğü kısıtlamalarından nasibini aldı. Ulusal basının gölgesinde kendi değerini üretip yaşatmaya çalışan yerel basın keşke sadece bunlarla sınansaydı. Bir de mesleğin yüzünü yere eğen, içimizi çürüten kendi kurtlarımız var. Yani yerel basın yerel basın olalı, ne kurdu eksik oldu ne de başında Demokles’in kılıcı.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi, Türkiye’nin yerel basının özgürlük ve özgünlük mücadelesinin en özverili ve en güçlü kurumlarından biri olarak Demokles’in kılıcına rağmen, kurtlarının ısırıklarına rağmen, gerçek gazetecileri başının üstünde taşımaya devam ediyor. ÇGD BURSA, her mevsim çiçeğe duran, özsuyunu köklerindeki meslek aşkından alan, her geçen gün büyüyen kudretliyle inatçı bir ağaç olarak 30. yaşını kutluyor.

Dilek Atlı

Size tanıdık bir hikaye anlatacağım… Küçük Prens’i hepimiz çok iyi biliyoruz. Küçük Prens’in yazarı Antoine de Saint-Exupéry hakkında ise pek az şey.

Fransız bir savaş pilotuydu ve İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaşmıştı. Uçağıyla birlikte Akdeniz’e çakıldı ve kayboldu. Lyon’da doğmuştu ve öldüğünde 44 yaşındaydı. Sanılanın aksine en ünlü eseri Kale’ydi. Atlattığı bir diğer uçak kazasında ise bu defa Sahra Çölü’ne çakılmış ve hayatta kalmayı başarmıştı. Bu kazadaki çöl macerası 1943 yılında, yani ölümünden bir yıl önce, yayımlanan Küçük Prens kitabına ilham olmuştu.

Antoine de Saint-Exupéry, adeta Küçük Prens’i yazmak için dünyaya gelmişti. Bunun için Fransa’da doğmuştu, savaş yıllarında yaşamış, edebiyatı sevmiş, İkinci Dünya Savaşı’na bir asker olarak tanıklık etmiş, birçok kişi tanımış, kazalar atlatmıştı. Nihayet Küçük Prens gibi kült bir eser kaleme almış, yaşadıkları bir anlam kazanmıştı ki ardından kendi deyimiyle bir yıldıza doğru yolculuğa çıkmıştı. Eserinin yankılarını hiçbir zaman görememişti.

Bazılarımızın dünyaya geliş nedeni çok açıktır: Tanıklık ettiklerimizi ölümsüzleştirmek. Filmler, fotoğraflar, kitaplar, belgeseller, bilim araştırmaları, buluşlar, sanat eserleri, gazeteler ve hatta ilk insanların duvarlara bıraktığı el izleri bile bunun için vardır. Gazetecilik de genel anlamda çağına tanıklık edenlerin kayıt tutanağı değil midir?

Antoine de Saint-Exupéry, savaşmaktan fırsat bulsaydı eminim çok iyi bir gazeteci olurdu ama o, şair olmayı seçti. Evet, yazarlığının yanı sıra şairliği de vardı. Zaten şairliği olmasa Küçük Prens’i yazamazdı. Zira cümlelerinin içine gizlenmiş felsefe, ancak bir şairin marifeti olabilirdi:

“Bir yıldızda yaşayan çiçeği seversen geceleri gökyüzüne bakmak güzel gelir. Bütün yıldızlar çiçeğe durur.”

Edebiyat sanatıyla gazeteciliğin tanımı yapılacak olsa bundan daha iyi bir tarif olamazdı. Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens’in bu cümlesiyle “bir yıldızda açan çiçeği sever gibi” severek ve onun varlığına inanarak mesleğini tutkuyla yapan gazetecileri anlatır kanımca.

 

BİR TUHAF “YEREL” HİKAYESİ…

Gelelim öznel ve bambaşka bir Küçük Prens okumasına…

Antoine de Saint-Exupéry, gazeteci olmak yerine şair olmayı seçti ama Küçük Prens, bir pilot değil de gazeteci olsaydı eğer asteroid’ler yerine bir basın odası seyahati gerçekleştirirdi muhakkak. Acaba Küçük Prens, astreoid’lerde karşılaştığı gibi kişiliklerle mi karşılaşırdı bizim basın odasında da? Muhtemeldir.

Sansürün kol gezdiği, baskının, cezaların, usulsüz denetimlerin hak getirdiği, muktedirlerden önce kraldan çok kralcıların cirit attığı hayali bir “basın odası” ziyareti yapalım mı hep birlikte?

Kitapraki her bir karakter bir kişiliği temsil eder. Edebiyat otoritelerine göre, Küçük Prens’in gezegeninde ziyaret ettiği yalnız kral, devasa bir egoya sahip olan ve bütün evrene hükmettiğini sanan bir adamdır. Bu adam, aslında böyle bir gücü olmadığını içten içe bilmesine rağmen bunu kabullenemeyen kişidir. Size de tanıdık geliyor mu? Gelsin… Bu tipoloji, kadın gazetecileri tacizde bir beis görmeyen, kadın erken fark etmeksizin mobing uygulamaktan geri durmayan, genç gazetecileri meslekten soğutan, ensesi kalın, tuzu kuru, güvenilmez ve insanı hayrete düşürecek kadar yanar döner ışıklı bir gazino topu gibidir.

Basın odasında Küçük Prens’in bir de palyaçosu oturmaktadır, hani bu aşırı şekilde ilgi meraklısı olan ve her yaptığının karşılık alkışlanmak isteyen kişi. Yine tanıdık geldi mi? Alkışlamazsanız bertaraf olursunuz, alkışlarsanız bahtiyar… Peki bu palyaçoyu kendisinden başka kim ciddiye almaz? Palyaço alkışlamayı ilkokulda bırakanlar!

Bir de sarhoş vardır bu odada. İçmesinin sebebi olarak “alkolik olmasını” gösteren bu kişilik, bir kısır döngüde yaşamaya çalışır durur. Bu tipoloji, insanların günü kurtaracak sorunlarını çözmek için başvurdukları kötülükleri i ifade eder aslında. Tanıdık mı? Hem de nasıl… Sarhoşa “sarhoşsun” desen kabul etmezmiş! Eleştiri kaldıramaz da ondan. Genç gazetecilerin ya da yeni bir şeyler yapmak isteyen meslektaşların çarptığı duvardır bu “sarhoş” gazeteciler. Seni gazetecilikten soğutmak ister, kendi bildiğinin doğru olduğunu dayatır, günü kurtarır. Bunun için yalana da başvurur, kötülüğe de. Bir an bile tereddüt etmez. Onun için ayık olan sen, diğerlerini de uyandırmadan yok edilmelisindir.

Küçük Prens’in basın odası ziyareti devam ediyor.

Sürekli sayılarla ve yapması gerekenlerle meşgul olan iş adamıyla da tanışır bizim basın odasında Küçük Prens. Bu kişi, mütemadiyen hesap kitap yapmalı, arkasını kollamalıdır. Yoksa aman Allah! Biri gelir ayağını kaydırıverir. En zor iş bu tipteki gazetecilerindir. Herkesle iyi geçinmeli, içinden nefret etse de yüzüne gülmeli, hesabını kitabını iyi yapmalı, o tarafa da yakın olmalı, bu tarafa da selam durmalıdır. Bir paranoya halinde yaşar durur zavallı.

Diğer bir basın odası insanı da bekçidir. Neden diye sorgulamadan, anlamsız bir şekilde sürekli ışıkları açıp kapatır. Adeta işine gidip gelen, ‘sallabaşını, al maaşını’ mottosuyla çalışan gazeteci tayfasıdır bunlar.

Bir de coğrafyacı vardır, Küçük Prens’in hikayesinde. Bu kendi bulunduğu gezegeni bile gezmemiş olan kişi, koskoca gezegeni sadece kendinden öncekilerin bilgileriyle algılar. Bu metafor, pratikte elini taşın altına koymayan, sadece genel yayın yönetmeninin ya da haber müdürünün çizdiği dünya kadar yerde haber yapmaya çalışan basın mensuplarını anımsatır. Asla sınırları zorlamayan, sınırların ardında ne olduğunu sorgulamayan…

Küçük Prens’in kitaptaki macerasında önüne yılan ve tilki, bir de gül çıkar. Bunlardan bizim basın odasında da vardır tabii ki.

Hikayedeki gül, aslında yazar Antoine de Saint-Exupéry’nin El Salvador’da yaşayan eşi Consuelo’yu ve ona verdiği değeri temsil etse de basın odasında bunu “meslek aşkı” olarak okumak mümkün. Küçük Prens’e yoldaşlık eden tilki ise akıllarda, “Ölene kadar sorumlusun, gönül bağı kurduğun her şeyden” cümlesiyle ana fikri sunar. Yukarıdaki örneklerinden bağımsız gerçek bir gazeteci için bundan daha özetleyici bir ana fikir olamaz kanımca. Bizler, ölene kadar sorumlu olduğumuz bir mesleği seçerek hayatımızı seçtik aslında. Ne olmak istediğimizi, nereye gitmek istediğimizi, kim olarak ve neye dönüşerek bu yoldan geçeceğimizi seçtik. Her birimiz seçimlerimizden, her birimiz kendi “gül”ümüzden sorumlu olduk böylece.

Peki ya yılan? Yılan, ana hikayede ölümü simgeler. Bizim basın odasında da ölüm vardır elbette. Ama bunlar, yaşarken ölmeyi seçmiş, “zombi” gazetecilerdir. Mutlaka birkaçını tanımışsınızdır. Ölene kadar gülünden sorumlu olanları zehirli dilleriyle sokmaya çalışırlar. Öldürmek isterler onları. Çünkü bu gülünden sorumlular, onlara yaşamı hatırlatır, yaşamın aydınlık yüzünü. Oysa zombiler herkes kendileri gibi yaşarken ölsün isterler.

İşin içine edebiyatı sokarak, teşbih, kinaye, teşhis, intak ve kapalı istiare gibi söz sanatlarına başvurarak diyeceklerimi “anlayana” anlattım. Yine de edebiyatı da, anlattıklarımı da küçümseyecek olanlar için direksiyonumu bu defa tarih bilimine doğru kırıyor, akademik perspektiften dem vurmak istiyorum:

BASIN TARİHİ DÜRBÜNÜNDEN YEREL BASIN…

Prof. Dr. Atilla Girgin, 2009 yılında, eğitimcilik yaşamı boyunca yetiştirdiği gazetecilik öğrencilerine verdiği derslerin bir bölümünü Türkiye’de Yerel Basın adlı kitabında bir araya getirir. Burada bizi ilgilendiren konu, basın tarihinde yerel basının yeridir. Kitapta ayrıntılı biçimde ele alınan basın tarihinin yanı sıra “Türkiye’de Yerel Gazetecilik” olgusu incelenir. Yerel gazeteciliği, Osmanlı’da ilk gazetelerin ortaya çıkışından ve gelişmesinden başlayarak kapsamlıca okura aktaran Girgin, kitabın diğer sayfalarında da yerel basının (Anadolu basını, taşra basını, mahalli basın) öncüleri olan vilayet gazetelerine değinir.

Atilla Girgin kitabında,  adeta “nereden nereye” dedirtecek yerel basın tarihinin, dününü ve bugününü detaylıca ele alırken önemli bir konuya dikkati çeker:

Önceleri devletin “resmi basın” kapsamında tuttuğu, amaçları için bir araç olarak tasarladığı ilk Osmanlı gazeteleri, zamanla özel kişi ve kurumların doğrudan ya da dolaylı girişimleriyle “yarı resmi basın” imajı oluşturdular. Buradan hareketle daha sonraları ortaya çıkan “bağımsız basın” gazeteleri elbette muktedirler tarafından kararnameler ve kanunnamelerle sınırlandırıldı ya da yasaklandı. Kitaba göre, önceleri İstanbul basınına uygulanan bu yöntem, 1876 yılındaki, “Sansür Hakkında Ali Kararname” ile Anadolu basını için de geçerli kılındı. 1889 yılında da bir genelge yayımlanarak, “Vilayet gazetelerinde, İstanbul gazetelerinde yer alan haberlerin içeriğinin dışına çıkılmaması” istendi.

Bu da yerel basının ulusal basın şemsiyesi altında olmaya ve rekabette daima bir adım geride kalmaya iten başlangıç olur. Peki, buna rağmen yereli ve ulusalı kader birliği yapmaya sevk eden neydi? Tabii ki ortak mücadele odağı ve onun sansürcü zihniyeti.  Girgin, Türkiye’de Yerel Basın kitabında da tam olarak buna işaret ediyor işte:

“Özetle yöneticiler, ister ulusal, ister yaygın, ister yöresel, ister yerel olsun daima “resmi basın”, “uysal basın”, “sorun yaratmayan basın” hatta “yandaş basın” arayışı içinde olmuşlardır. Dolayısıyla Osmanlı ve Türk Basın Tarihi, özgür yayın girişimleriyle bunu engellemek için konulan sınırlamalar ve yasaklar manzumesidir. Bu gerçek, “Meşrutiyet”, “Mütareke”, “Kurtuluş Savaşı”, “Cumhuriyet’in İlk Yılları”, “Tek Partili Dönem”, “Çok Partili Dönem” ve sonraları için de değişmemiştir. Yerel gazetecilik çoğu ülkede, yaygın basından daha etkin bir konuma ve işleve sahiptir. Türkiye’de ise yerel basın, onca yıllık mazisine, 1961 yılından bu yana Devlet tarafından resmi bir biçimde, madden desteklenmesine rağmen gerekli etkinliğe kavuşamamıştır. Ülke yetkili ve etkililerinin yanı sıra halkın da yerel basının yararlarını hala farkına varamamış bulunması, sorunun bir başka boyutudur.”

Yerel basın, ulusalın ve muktedirlerin gölgesinde bir ömür boyu onurlu yaşam mücadelesi verdi ve vermeye devam etmekte. Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi, işin “onurlu” kısmına sahip çıkmak için mücadelesini ve özverisini 1989 yılından beri sürdürüyor. Bugün, 30. yılını geride bırakıyor. 30 yılda neler yaşandığını buna tanıklık eden meslek büyüklerimiz yazılarında zaten anlatıyor.

Benimse bugüne kadar damıttıklarımdan demek istediğimse özetle şu:

Yerelden ulusala, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, dünden bugüne, edebiyattan realiteye… Küçük Prens’in cümlesindeki gibi: “Bir yıldızda yaşayan çiçeği seversen geceleri gökyüzüne bakmak güzel gelir. Bütün yıldızlar çiçeğe durur.”

Bizler, Çağdaş Gazeteciler Bursa Şubesi çatısı altında, sınırları baskılarla ve “zombi” gazetecilerle daralmış bir basın odasında,  bir yıldızda yaşayan çiçeğimizi sever gibi gökyüzüne bakmaya ve çiçeklere durmaya devam edeceğiz. Çünkü biz, bu dünyaya – tıp kı Antoine de Saint-Exupéry gibi- bir sebeple geldiğimize inanıyoruz ve onurlu yaşamanın başka yolunu bilmiyoruz.

Biz, “gül”ümüzü yakamıza bir onur nişanesi gibi takıyor, ona çok iyi bakıyor, öyle ya da böyle bu sevginin bedelini ödüyoruz. Peki, gülüne ihanet edenler, yılanlar, hiç bedel ödemeyenler, ödemeyecek olanlar, siz nerenize ne takıp dolaşmayı düşünüyorsunuz? Şunu bilin ki bu bir soru değildir, ontolojk bakışla yapılan bir varoluş çözümlemesidir.

  1. yılımızda çiçeklere durmaya devam…

 

 

Göz atın

Uğur Mumcu ÇGD öncülüğünde Bursa’da anıldı

Bursa, 24 Ocak 1993 yılında Ankara’da uğradığı bombalı saldırı sonucu yaşamını yitiren gazeteci- yazar Uğur …

Kutlamıyoruz! 10 Ocak “Dayanışma Günü”dür

59 yıl önce 10 Ocak 1961’de gazetecilerin çalışma koşullarını iyileştiren ve sektörün emekçilerine önemli haklar kazandıran 212 …