Bugün, 21 Kasım 2018 - Çarşamba Anasayfa   |   Künye   |   Giriş Sayfası Yap   |   Sık Kullanılanlara Ekle   |   Tavsiye Et   |   ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ
   
BURSA   BURSA
 
Önceki Haber Sonraki Haber

Bursa’da Gayrimüslim ve mübadele kültürü

- 02.07.2015 15:20:47

 

Raif KAPLANOĞLU

 

 

Cumhuriyet dönemiyle birlikte oluşturulmaya çalışılan milli kültür, milli edebiyat akımları, ülkemizde yepyeni kültür ortamını doğurmuştur. Türk kültür ve edebiyatında çok köklü değişikler oluşmuştur. Bu yeni anlayışa göre oluşan değerler ışığında yapılmış olan edebiyat tarihlerinde ne yazık

 

ki, bazı kültürel değerlere yeterince yer verilmemiştir. Unutulan bu kültürel değerlerin başında hiç kuşkusuz, Gayrimüslim kültürü gelmektedir. Cumhuriyet öncesi dönemde dinsel bir çekinceyle dikkate alınmayan Gayrimüslim kültürü, Cumhuriyet döneminde de, milli ideolojiyi zedeleyeceği düşüncesiyle göz ardı edilmiştir. Acaba, Anadolu’da oluşan ulusal kültürel değerler içinde, hiç mi Gayrimüslim kültürün etki yoktu? Bence, Anadolu’da oluşan Türk kültürel değerler içinde Gayrimüslim kültürün etkileri hiç de azımsanmayacak ölçülerdedir. Bursa’da yedi asırdır, Müslümanlarla Müslüman olmayanların kardeşçe birlikte yaşadığını biliyor muydunuz? Sanırım bu

 

gerçeği çoğu Bursalı bilmiyor, ya da ne anlama geldiğini algıladığını sanmıyorum. Oysa çok değil 90 yıl öncesine kadar Bursa’da Müslüman olmayanların Müslüman nüfusa göre oranı üçte birini aşacak boyutlardaydı. Ancak tarihçilerimiz, edebiyatçılarımız, bu kentte Gayrimüslimler hiç yaşamamış gibi bu kültürü görmezden gelmiştir. Sadece bir hayal, belli belirsiz görüntülerle hatırlanan anılar kalmıştır. Bu insanlar nasıl yaşar, ne giyer, ne iş yapar, nasıl evlenir, nasıl ölür? Bursa kent kültürünü araştıranların hiç merak etmedikleri bir konudur. Nitekim bu konularda yazı yazmaya hazırlandığımda, ne yazı ki önceden bu konuyu irdeleyen hiçbir araştırmaya rastlayamadım. Oysa Bursa’da yaşayan Gayrimüslimlerin kültürünü bilmeden Bursa kent tarihini, edebiyatını, sanatını ve sonuçta kültürünü yazmak büyük bir eksiklik olacaktır.

 

 

 

Bursa kenti, iki bin yılı aşkın tarihinde çok farklı kültürel etkiler altında kalmıştı. Önce Mysiler, sonra Bithynialılar yaşadı Bursa’da. Daha sonra da Yunanlılar. Türkler 14. Yüzyılın başında Bursa’ya geldiklerinde, Bursa’da Rum adını taşıyan bir topluluk vardı. Bunların bir kısmı Müslüman oldu, ancak büyük bölümü dinlerini, kültürlerini korudu. Ancak yerli Rumlar, yeni gelen Türk göçmenlerden etkilendi ve Türk kültüründeki bir çok öğeyi aldı. Türk kültürüne de bir çok şey kattı. İki kültür birbirlerini o kadar etkiledi ki, 20. yüzyılın başına geldiğinde dinsel farkın dışında neredeyse hiçbir fark kalmamıştı. Anadolu’da Gayrimüslim nüfus oranı, zamanla Türklerin asimilasyonu ile azaldığı düşüncesi çok yaygındır. Oysa Bursa’yı incelediğimizde, olayın tersine geliştiğini görmekteyiz. Bursa’da Gayrimüslim nüfus azalacağına büyük ölçüde artmıştı. 1487 yılında Bursa’da Gayrimüslimlerin oranı yüzde 1.44’dü. Bu oran 1530 yılında yüzde 3’e, 1573 yılında da ise yüzde 6’ya yükseldi. Bu tarihten sonra Gayrimüslimlerin oranı, İslamlara karşın sürekli arttı. Bunun önemli bir nedeni, Türklerin savaşlara gidip ev-bark kuramayışı ve savaşlarda telef olmasıydı. Bursa’daki bu Gayrimüslim artışı 19. Yüzyılda en üst noktasına ulaşmıştı. 1831 yılında Bursa’da 10 bin 552 hane Müslüman’a karşın, 5 bin 586 hane Gayrimüslim yaşamaktaydı. Gayrimüslimlerin oranı bu tarihte yüzde 34.69’a çıkmıştı. 1870 yılında ise kent merkezindeki Gayrimüslim oranı yüzde

 

36.08 olmuştu. Bursa’da Gayrimüslimlerin oranının yükselmesi nedeniyle, 1880’li yıllarda devlet, 93 Göçmenleri’ni çoğunlukla Bursa civarına yerleştirmişti. Bu nedenle 1894 yılında kent merkezinde Gayrimüslim oranı yüzde 22.36’ya, 1906 yılında ise yüzde 21.77’ye düşmüştü.

 

 

 

Bursa`da yaşayan gayrimüslimlerin oldukça rahat bir ortam içinde yaşadığı belgelerden anlaşılıyor. Bursa`da İslam, Hıristiyan ve Yahudilerin uyumlu bir beraberlik sürdürdüğü görülmektedir. Yahudiler kuyumculuk, terzilik ve bankerlik yaparken Rumlar meyhanecilik, ipekçilik yapmaktaydı. İslamlar ise yöneticilik ve tarım ile uğraşmaktaydı. Bu unsurlar Bursa`da birbirleriyle çekişmediği gibi tersine birbirini tamamlayan bir yapıdaydı. Birbirlerine ihtiyacı olan bir ilişki içerisindeydi. Cumhuriyet öncesinde Bursa merkezde 10,  tüm ilde ise 100`ü aşkın kilise vardı. Merkezde bulunan kiliselerden 7`si büyük, üçü ise çok ufaktı.

 

Bursa’da yaşayan Türkler ile Rum ve Ermenilerin iyi ilişkileri, Bursa’da yaşayan 100’ü aşkın tüm kaynak kişilerin beyanlarıyla görülmüştür. Bu topraklarda ortaklaşa yaşayan gayrimüslimlerin, kültür alışverişleri sayesinde dinleri dışındaki hemen hemen her şeyleri benzer bir duruma gelmiştir. Bursa’da yaşayan Ermenilerin büyük bölümü Türkçe’den başka bir dil bilmiyordu. Rumların da çok önemli bir bölümünün Türkçe’den başka dil bilmediği ve günlük konuşmalarında sürekli Türkçe’nin kullanıldığı anlaşılıyor. Ermeni şairler Türkçe şiir yazıyor ve Türkçe şarkılar söylüyorlardı. Ermeni harfleriyle, fakat Türkçe gazete çıkarıyorlardı. Bursa’da bir Rum papaz, bir Müslüman’dan borç alabiliyor. Bir Naib, Hac’a giderken parasını Papaza emanet bırakabiliyordu. Gayrimüslimlerin büyük bölümü sanat sahibi ve ekonomik açıdan da çok iyi durumdaydı. Mahallelerindeki yöneticileri, bekçileri ve din adamlarını kendileri seçerdi.

 

 

 

80 yıl öncesinde Türklerle Rum ve Ermenilerin nasıl bir ilişki içinde yaşadıklarına dair birçok canlı kaynak kişiyle konuştum. Yenigürleli Ali Hatırlı, Yunan işgali sırasında Ermeni gençlerinin Türk köyünde 24 saat nöbet tutarak yakılmasını önlediğini söylemişti. Kendisi doğduğunda Ermeni komşularının zıbın getirdiğini ve bu zıbınla büyüdüğünü, yerlilerin, her zaman Ermeni komşularını iyi anlattığını söyledi. Gürsu’da çok az Türk yaşamasına karşın orada da ilişkiler çok iyiymiş. Rum meyhanesinin önünden bir Türk geçince, bu Türk’ü kucaklayıp zorla masaya oturturlar, saatler süren sohbetler ettiğini söyledi. Gürsulu yerliler, Rumların köyü terk ederken çok üzüldüklerini ve ağladıklarını hatırlıyor. Yunuselili Rıza Külcü, her zaman köyün yerlilerinin Rumlarla iyi ilişkiler içinde olduklarını söyledikten sonra: “Çoğu sabah, namaza kalktığımda komşu Rum kadını ile annemin sabahlara kadar kahve içip sohbette olduklarını görmüşümdür” dedi. Külcü, köylerinde Rumca konuşulduğunu pek duymadığını, Rumların da her zaman Türkçe konuştuğunu söyledi. Zeytinbağı/Trilye yerlilerinin tümü Rum komşularını çok iyi anlatmıştı. Çok iyi geçinirlermiş. Hatta Trilye’den Rumlar giderken, gemilerine Trilye’deki tüm Müslümanları da yanına almış. Ancak sonra bu Müslümanlar Tekirdağ’da karaya inmiş, Rum komşularını buraya kadar uğurlamış.

 

Türk-Yunan ahali değişimi konusu, yaygın deyimiyle ‘mübadele’, dünyada gerçekleşen en dramatik toplumsal olgulardan biridir. Ancak, ülkemizde neredeyse hiç araştırılmamış bir konudur. “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Antlaşması (1923-1935)” sonucu Bursa’ya gelen göçmenler, kentin sosyal yapısı üzerindeki önemli etkileri olmuştur.

Etkin kimlikleri meçhul olup dinleri Hıristiyan olan, ancak tamamıyla Türk veya Anadolu kültürünü taşıyan insanlar Yunanistan’a gidince, Yunan kültürüne yabancı kalmış, bu nedenle yıllarca hor görülmüştü. Yunanistan’da da, Müslüman olmalarına karşın, birçok kültürel yapısının yabancısı olduğu Anadolu’ya gelen göçmenler de, sürekli yerli Türklerce hor görülmüştü. Bursa’dan giden Rum ve Ermenilerin konuştuğu dil Türkçe’ydi. Hatta çoğu başka dil bile bilmiyordu. Bursa’ya gelen Giritliler, Prevezeliler, Karacaovalılar, Pomakalar ve Çingeneler başta olmak üzere gelen Yunanistan göçmenleri ise bir kelime bile Türkçe konuşamıyordu. Vodinalı göçmenlerden Yunuselili Hüseyin İşbilir, Yunanistan’da iskan memurlarından Cemal adlı bir üsteğmenin şu sözünü hiç unutmamış:

 

“Bu nasıl iştir! Rumca bilmeyen ve sadece Türkçe konuşan insanlar Yunanistan’a gelmiş. Türkçe bilmeyen insanlar da Türkiye’ye gidiyor!”

 

 

 

Girit göçmenlerinden Hüseyin İnan Mudanya’daki çocukluk yaşamında tamamen Rum muamelesine tabi tutulduğunu gizlememişti. Parga göçmenlerinden Arif Seven de; uzun süre birbirlerine asla kız alıp vermediklerin ve ayrı kahvehanelerde oturup bütünleşmediklerini şu ilginç ifadelerle anlatmıştı:

 

“Uzun süre bize gavur, Yunan tohumu dediler. Yıllarca hep o gözle baktılar bize. Biz, Rum mahallesine yerleşmiştik. Onlar da eski Türk mahallesindeydi. Çocuklar arasında Rumlar zamanında belki de hiç olmayan, mahalle kavgaları olurdu. Biz onların deyimi ile Rum idik, onlar da Türk. Taşlı sopalı bu mahalle kavgalarında bazen biz Türk mahallesini işgal eder, bazen de onlar Rum mahallesini. Bize uzun süre gavur muamelesi yapıldı. Kendi dilimizi bile dışarıda konuşmaya çekinirdik.”

 

Türkiye’den Yunanistan’a göçen Rum ve Ermeniler ile Yunanistan’dan Bursa bölgesine gelen göçmenlerin ilişkileri, Türk ve Rum halkının yaşadığı yüzlerce yıllık birlikteliğini, savaş ölümler bile ayıramamıştı. Kaynak kişilerden aldığım bilgilere göre, Yunanistan’daki Türk köylerine, Rum göçmeni geldiğini saptadım. Bazı köylerde ise hükümet, gelen mübadele göçmenlerini Türklerinin çoğuna Anadolu’dan kaçar Rumlar yerleştirmişti. Bir Türk evinin bir odasına yerleşen Rum ailesi ile yaklaşık bir yıl aynı evi ortaklaşa paylaşmıştı. Bu olay, son derece dramatik ve duygusal olaylara neden olmuştu. Bir tarafta çok kötü koşullar altında göçmen hayatı yaşamış ve hayatını düzene koyamamış Rum ve Ermeni göçmenleri, diğer tarafta yüzyıllardır yaşadığı yurdunu terk etmeye hazırlanan Türk-Müslüman göçmenleri. Bu iki kara yazgılı ailenin aynı evde, bir süre olsa hayatı paylaşmaya çalışması ne kadar hazin!

 

 

 

Örneğin Görükleli Ali Yaman’ın Langaza’nın Sufa köyündeki evlerine, Karacabey’in içinde yaşayan bir aile gelip yerleşmiş. Beş kişilik olan bu ailenin hanımına Hacı Abla diyormuş Ali Yaman. İkisi kendisiyle yaşıt, üç oğulları varmış. Onlarla evde birlikte oyunlar oynamış yaklaşık bir yıl. Bu Rum aile ile evlerindeki her şeyi paylaşmışlar. Hayvanları birlikte sürmüşler çayıra, aynı sofrada, aynı karavanaya kaşık sallamışlar. Acıları paylaşmışlar, umutlarını ise hiç tüketmemişler. Bu Rum aile üyelerini, hiç Rumca konuşmuyormuş. Her adetleri birbirine yakın olduğu için, bir yıl tek bir aile gibi yaşamışlar sanki. Ali Yaman daha sonra mübadele imzalanıp da Türkiye’ye göç etme zamanı gelince yaşananları şöyle özetledi:

 

“Hacı Abla kendi elleriyle bizim azığımızı hazırladı. Fırından sıcacık ekmekler pişirdi bizim için. Çünkü o ‘muhacırlık’ yaşamış, görmüş, geçirmişti. Anneme yolculuk sırasında neler yapılması gerektiğini, ne gibi konularda zahmet çekebileceğini söylüyordu sürekli. Hacı Abla, her zaman Karacabey’deki evini ne kadar çok özlediğini söylerdi. Mutlaka bir gün evine gidip evini bulmasa da; ‘evimin önündeki ceviz ağacının dibinde şöyle bir yatacağım’ derdi. Giderken de bize: “Bizim oralara gidersen, bizim evimizi bul, oraya yerleş. Çok güzel bir yerdir. Çok güzel günler geçirdik o evde, o kasabada. Eğer benim evime gidersen benim için o ceviz ağacının altında şöyle bir yat emi komşu?” dedi.

 

 

 

“Hanım Abla’nın bir daha Anadolu’ya gelip gelmediğini bilmiyorum ama, onun yaptığı o güzelim ekmekler taaa Mudanya’ya kadar geldi. Mudanya İskelesi önündeki zeytinliklerin altında azığımızı açıp da, Hacı Abla’nın yaptığı ekmekleri yerken hep o gözüme geldi.”

 

Bursa’da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilerin, Bursa kültür ve sanatına katkıları yadsınamaz. Örneğin, Bursalı ünlü hekim Aristidi Paşa, Rum asıllıydı. Paşa’nın Hıfsısıha (Sağlığı Koruma) adlı 4 ciltlik kitabı vardır. Bu kitaplar 1911 ve 1916 yıllarında iki cilt olarak basılmıştı. Yine Bursalı tarih yazarı, Hasan Sırrı Orikagası-zade de, Hukuk-u Hususiye-i Düvel, (Devletler Özel Hukuku) Hukuk-u Düvel-i Noktayı Nazarından Osmanlı-İtalyan Muharebesi ve Osmanlı Coğrafyası adlı kitaplarıyla tanınmıştı. Bursa’nın en önemli zenginliği olan ipeğin ülkemizdeki en büyük uzmanı da, kuşkusuz Kevork Torkomyan’dı. Ermeni asıllı olan Torkomyan, Bursa’da ipek böceği yetiştirilmesi ve ipek endüstrisi konusunda çalışmalar yapmıştı. 1870’li yıllarda yurtdışında bu alanda eğitim gören Torkomyan, ünlü veteriner Pastör’den de dersler almıştı. Türkiye’ye dönüşünde, 1888 yılında İpekçilik Enstitüsü’nü kurup öğrenci yetiştiren Torkomyan’ın bu alanda birçok kitabı da vardır. Bursalı Ermeni asıllı Ohannes Deroyentz ise, birçok kitabı olan ve gazete çıkarmış olan bir yazardır.

 

Birçok müzisyen ve tiyatro sanatçısı da, Bursa’daki Rum ve Ermeni cemaatinden yetişmişti. 19. yüzyılda Bursa’da üç tiyatro bulunuyordu ve bu tiyatrolarda her yıl sayısız oyunlar oynanmaktaydı. Tiyatro sanatçıları da tamamen Rum ve Ermeni sanatçıların elindeydi. Özellikle de Ermenilerin. Bunlardan da en önemlisi Harutyan Aleksanyan’dı. 1878 yılında tiyatroya başlayan sanatçı, Bursa’nın ünlü tiyatro gurubu olan Fasulyacıyan ve Minakyan gurubunda çalıştı. Ancak Bursa’da yetişen gayrimüslim sanatçıların en ünlüsü kuşkusuz Bimen Şen’di. Bursalı Ermeni asıllı ünlü yorumcu ve besteci olan Şen, 1871 veya 1873 yılında Bursa’da doğdu. Kazpar Dergazaryan adlı bir Ermeni rahibin oğluydu. Babası, annesi ve kardeşi de saz çalardı. Bursa’da Surp Astvadzadzin Kilisesi’nde güzel sesiyle dikkat çekince, daha 8 yaşında iken kilisede ilahiler okumaya başladı. Şen’in ilahi okuduğu günler, çok sayıda dinleyici gelmekteydi. Dinleyiciler arasında hafızlar bile bulunurdu. Bir gün kendisini Hacı Arif Bey dinledi ve sesini çok beğendi. Daha sonra Hacı Arif Bey’in önerisiyle İstanbul’a gitti. Burada Hagopos Kıllıyan ve Lemi Atlı’dan ders aldı. Çok sayıda plak yaptı ve sattı. Gazinolarda yıllarca solistlik yaptı, konserler verdi. Atatürk kendisini dinledi. Çok sayıda bulunan bestelerinden en ünlüsü, “Yüzüm şen” adlı hüzzam bestesiydi. “Şen” soyadı da, bu şarkı nedeniyle verilmişti. Şen’in 600-800 arasında bestesi bulunduğu söylenmektedir. Bestekarın 221 notalı şarkısı, Şamlı İskender tarafından eski harflerle basıldı.

 

Bursa’da yaşayan gayrimüslimlerin büyük bölümünün konuşma dili Türkçe idi. Hatta kültür dili bile. İşte Bursa’da yetişmiş en ünlü şair ve müzisyenlerden Agop/Hagops Efendi bunun en güzel örneğidir. Tüm Bursalı Ermeniler gibi Türkçe konuştuğu için şiirlerini de Türkçe yazıyordu. Özellikle Bursa köylerine ilişkin şiiri çok ünlüdür. O tarihlerde, Türk kimliğini taşıyan birçok şairinin yazdığı şiirler, ne o zaman ne de bugün halkın anlayamayacağı ağdalı Osmanlıca ile yazılırken, Ermeni asıllı Bursalı şairin yazdığı bu şiirde, Türk dilinin tüm inceliklerini ve nüktelerini görmeniz mümkündür. Yazımızı, işte bu ilginç şiiri okuyarak kapatmak istiyoruz:

 

 

 

“Ahı Dağ’nda bana bir baktı, yaktı bittim.

 

Kurşunlu’da urulup, Cerrah’a gittim.

 

Gamzesinin vasfını, Hançerli’de işittim.

 

Aman köylü dayeler, ben yarimi kaybettim.

 

Maskara’yı aradım, Baraklı’da dediler.

 

Kirazlı’dan sürünce, Dudaklı’da dediler.

 

Yazık olmuş Tutulmuş, Tuzaklı’da dediler.

 

Aman köylü dayeler, ben yarimi kaybettim.

 

Ağzını bir yokladım, Dürdane’liyem dedi.

 

Gerdanına bakınca, Benli idi mevlidi.

 

Cilvesi, can yakması amma Yaman’lı idi.

 

Aman köylü dayeler, ben yarimi kaybettim.

 

 

 

4269
Copyright © 2010 Çağdaş Gazeteciler Derneği Web Tasarım & Hosting : yeşilbeyaz
En İyi Görüntü İçin: Bu site en iyi 1024x768 veya üzeri çözünürlüklerde, Firefox 2.0 ve üzeri veya Internet Explorer 7.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir.