Pazar , Temmuz 12 2020
Anasayfa / Arşiv / Bayram Gazetesi neydi, ne değildi? Altan Öymen anlattı…

Bayram Gazetesi neydi, ne değildi? Altan Öymen anlattı…

Söyleşi/yorum – Kenan Şener

Bayram gazetesi de nereden çıktı diyebilirsiniz. Koronavirüsle ilgili bir sayıda eski bir tartışmayı açmak ne kadar da gereksiz görünüyor değil mi? Ama hiç merak etmeyin, bu iki konu çok yakından ilgili. Öyle ki, birbirini besleyebilir bile. Koronavirüs salgınında yaşadığımız hak kayıplarıyla yeniden gündeme gelen bayram gazetesi tartışması, “yeni normal” döneminin yeni dayanışma yöntemlerine ışık bile tutabilir.

Bu yazıda tarihsel bir gezinti yapacağız. Hızlı bir geri gidişle, bir süre 1950’lerde gezinip 61’e geleceğiz. 90’larda olup bitene odaklanıp 2000’lerin sonundan bugüne uzanan çizgide gazeteciler olarak başımıza gelenleri biraz anlamaya çalışacağız. Bu trafikte kaybolmamak için yolumuzu değerli üstat Altan Öymen’e soracağız. Onun görüşlerini, sözlerini yazının geneline yansıtmakla birlikte, zaman zaman da onun ağzından dinleyeceğiz. 70 yıllık gazetecilik birikimiyle koronavirüs günlerinde yaratıcılığını nasıl birleştirdiğini okuyunca eminim siz de memnun kalacaksınız bu yolculuktan.

Medyanın dönüşümünde salgın dönemi

Son yıllarda pek çok gazetenin -KHK’sız- kapandığını gördük. Yeni Yüzyıl, Radikal, Vatan, Star, Habertürk tarih olan gazeteler arasında. Kalanların da ne kadar küçüldüğünü biliyoruz. Sadece basılı gazeteler değil ağır kan kaybeden. Tirajların görülmemiş düzeyde düşüşüyle birlikte, medya sermayesi de azaldı, istihdam da en düşük seviyelerine ulaştı[1]. Şüphesiz bir başka analizin konusu olan medyadaki bu dönüşümde koronavirüs süreci bazı olumsuz gelişmeleri hızlandıran bir işlev gördü. Gazetecilerin çoğu evden çalışmak zorunda kalınca, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan Coşkun, şaşkınlık da barındıran bir ifadeyle “bu bir devrim” dedi. Gazeteler evden çalışarak da çıkarılabiliyordu. Ama sokağa çıkma yasağında okur gazetesine sahip çıkmamıştı. Vatandaş her gün ekmek almış ama haber ihtiyacını karşılamayan, ilgi çekmeyen gazeteye hafta sonları bile dokunmamıştı. Tirajlar bu süreçte dibi gördü.

A.Hakan 20 Mayıs’ta şöyle yazdı: “Bayram günlerinde bütün gazetelerin katkılarıyla ‘bayram gazetesi’ diye tek bir gazete çıkardı. Hiç sevmediğim, çok tatsız bir uygulamaydı bu. Çünkü bayram gazetesi, yavan bir gazete olurdu ve okurların gazete okuma ihtiyacını karşılamazdı…. Acaba sadece bu bayrama özgü olarak böyle bir şey yapılamaz mı? Sadece bu bayrama özgü olarak yerimizi ‘bayram gazetesi’ne terk edemez miyiz?”

Rakip köşede Fatih Altaylı, göğsüne gelen bu topu ziyan etmedi, şöyle vurguladı: “Bu kez gazeteler bayramda yayınlanmama kararı aldılar. Niye? Çünkü medyayı el birliği ile bitirdiler de ondan. Artık satış yok. … Çünkü gazetelerin saygınlığı yok, inanılırlığı yok, güvenen yok. Hal böyle olunca normal günlerde zor bela getir götürle bedava dağıtılan, kamu kuruluşlarına zorla satılan gazeteleri bayramda çıkarmanın hiç alemi yok…. Bu bayram sabahı kılınan sadece Bayram Namazı değil, aynı zamanda cinayete kurban giden Türk basınının cenaze namazı gibi sanki!”

Bu cümleleri hatırlattım Altan Öymen’e.  Önce bir kahkahayla doldurdu salonu, sonra duruldu, “inşallah öyle bir şey olmaz” diye mırıldandı kendi duyacağı kadar.

 

Bayram gazetesi hangi ihtiyacın ürünüydü?

Öymen’e ilk bu soruyu yönelttim ve ekledim, “gazeteciler için ne anlamı vardı bayram gazetesinin?” Gazetecilerin çalışma yaşamıyla ilgili ilk düzenleme olan 1952 tarihli 5953 sayılı Basın Mesleği Yasası’nın çıkışını anlattı ve şöyle başladı söze:

“Ben 1950’de başladım gazeteciliğe. Ne bir mukavele yapan oldu benle, ne başka bir şey. İşte ‘şu kadar para veriyoruz’ dediler, verdiler. Önce bu kadar, sonra bu kadar diye öyle gitti. Bu kanun bizim de öteki mesleklerde çalışanların bir kısmı gibi haklarımız olmasını sağladı. Yani mukavele olacak, hafta izinleri olacak, ona ayrı para ödenecek… Bütün bu senelik izinleri falan düzenleyen bir kanundu.”

Öymen o günlerde, çalışan gazeteciler olarak bu kanunu desteklediklerini, hatta taslak hazırlanırken gerekçelere katkı verdiklerini söyledi. Gazetecilerin de diğer mesleklerde çalışanlar gibi hakları olması için yola çıkıldığını anlattı. Çalışma yaşamını, hakları düzenleyen bu yasanın bir maddesine göre, gazeteler Şeker Bayramı’nda iki, Kurban Bayramı’nda üç gün süreyle basılmayacaktı.

“Bunun gerekçesinin özeti şu: Bu gazetecilik öyle bir meslektir ki hiç tatil diye bir şey yoktur. Fiilen de öyleydi zaten. Çünkü gazeteci denen adam, iş bölümü bile olsa gazetede, yolda giderken bir kavga gürültü falan bile kopsa onu izlemek durumunda, e gazetesine haber verecek. Muhabirsin, belediyeye bakıyorsun ama bir cinayet işlenmiş mesela, onu da takip edeceksin. O zamanki şartlara göre, az adam çalışır çok iş vardır, birkaç işe birden gideceksin falan. Cumartesi-Pazar da aynı durum vardır. İzne bile çıkmış olsan, izinde bile fiilen çalışma olur. Ayrıca bir kere, gazeteleri okuyacaksın. Öbür gazeteleri de hatta resmi ilanları da okurduk biz. Resmi ilanlardan da haber çıkardı. Her gün, çıkan her gazeteyi okurduk. Sonra, yazı işleri müdürü olursa, merkezde çalışıyor olursa o adamcağız büsbütün yandı. Cumartesi-pazar başkasına da bırakamaz, kendi izne gitse yine ona sorarlar falan… Başka mesleklerde cumartesi pazar adamlar evlerine gider, bizde gazeteler açıktır. İşte bunların doğru dürüst izin yapmaları nasıl olur? Ancak işyerinin kapalı olmasıyla mümkün olur.”

Dünya gazetecilerinin kazanılmış hakları arasında

Durmadan gündemi takip eden, haber kaynaklarıyla iletişim kuran, her an alanıyla ilgili gelişmelerde istim üstünde, izinde ya da tatilde bile tavşan uykusunda biriyse gazeteci nasıl dinlenecek? Sadece gazete kapalı olursa, basılmazsa… İşte o zaman canı ne isterse yapabilirdi. Dünyanın pek çok ülkesinde gazetelerin basılmadığı günler, gazetecilerin tam tatil yapabildiği dönemler var. Türkiye’de ise yılda toplam beş gündü.

“Peki, başka ülkelerde yok mu böyle bir şey? Var. Mesela Almanya’da dini bayramlarda, hem Katoliklerin hem Protestanların gazeteleri kendi dini bayram günlerinde çıkmazlar. Fransa’da 1 Mayıs günü bazı gazeteler çıkmaz. Almanya’da Die Welt gazetesinde ayrı bir teşkilat pazar gazetesini çıkarır. Böyle gazetecilere, bunlar göz önünde tutularak bazı avantajlar sağlanmıştı. Bütün bunlar gerekçe haline getirildi. Biz de hatta kanun teklifini hazırlayanlara yardımcı olup daha da haklı olmalarının yollarını da göstermeye çalışırdık. Bu kanun çıktı, rahatladı bir ölçüde, uygulanmaya da başladı. Fakat bu kanunu işverenler, gazete patronları pek uygulamadılar çünkü müeyyideleri kuvvetli değildi. Kanun var ortada, bir kısmı uyguluyor bir kısmı uygulamıyor…”

Öymen’in sözünü ettiği Die Welt’in pazar günü gazetesi Welt am Sonntag kendi kadrosu, kendi yazı işleriyle çalışan, sadece pazar günleri okura ulaşan bir gazete. Pazar ekibi gibi, Türkiye’de de gazetelerin basılmadığı günlerde okurun haber ihtiyacını karşılayacak nöbetçi bir gazeteci ekibine ihtiyaç vardı. Bu nedenle yine aynı yasayla bayram gazetesi çıkarma hakkı en çok üyeye sahip basın meslek örgütüne-cemiyete/sendikaya verildi. 1960’tan sonra yasayı uygulamayan işveren için yaptırımlar kuvvetlendi.

“1961’de 212 sayılı kanun çıktıktan sonra bu daha da uygulanır hale geldi ve bu ilke devam etti. Ben Ankara Gazeteciler Sendikası başkanlığı yaptım bir süre. Sendikadayken bizim başımıza kalmıştı iş (gülüyor). Gazeteyi çıkarmak için bayram günleri, tatil yapacağımıza tam tersine işliyordu bana, çünkü onu yönetmek gerekiyordu, arkadaşlarla birlikte orada bulunmak gerekiyordu.”

Gazeteciler ve örgütleri güçleniyordu

Basın kartı taşıyan en çok üyeye sahip meslek örgütü, cemiyetler, bayram gazetelerini çıkarıyordu. İşsiz gazeteciler, emekliler, ek gelire ihtiyacı olan basın emekçileri bayram gazetelerinde çalışıyordu. Resmi ilan ve reklam gelirleri cemiyetlere kaldığı için meslek örgütü olarak üyelerine daha fazla olanak sağlayabiliyorlardı. Bu azımsanacak bir kazanım değildi. Sosyal ihtiyaçlar karşılanıyor, dinlenme tesisleri kuruluyor, sağlık-bakım imkânları yaratılıyordu. “Gazeteci cemiyetleri böylece patronların ve devletin karşısında direnebilecek bir güç kazanmış oluyordu.”[4]

“Faydalı bir şeydi. Beş gün içinde diğer arkadaşlar, gazeteyle ilgilenmeyenler, epey rahat ediyordu. İkincisi, hem sendika hem cemiyet var, hangisinin üye sayısı daha fazla ise ona verilirdi bu. Bazen de ortaklaşa karar verirlerdi, bu onlara bir gelir sağlardı. Yerel gazeteler dâhil, onlar arasında hiçbiri çıkmıyor, cemiyetler yapıyordu gazeteleri. Bir gelir gelirdi iyi kötü. Pek bir şey olmazdı ama resmi ilanlar var, bütün gazetelere yayılan resmi ilanların önemli bir kısmını bayram gazeteleri alırlardı. Fena bir şey değildi yani, ben bundan şikâyetçi olmadım.”

Ama gazete patronları şikâyetçiydi. Kendi paylarına düşen resmi ilan hakkını bayram gazetesine vermek, meslek örgütlerine kaptırmak işlerine gelmiyordu. 5 günlük de olsa resmi ilan gelirlerinden olmak istemiyorlardı. Komik gerekçelerle Anayasa Mahkemesi’ne başvuru da yapıldı. Gazetelerin bayramda basılmamasının basın hürriyetine aykırı olduğu savunuldu ama Yüksek Mahkeme reddetti. Dini bayramlarda gazeteler basılmayacak, meslek örgütleri bayram gazetesi çıkaracak, resmi ilan geliri gazetecilere ve örgütlerine gidecekti. Ta ki yasa delinene kadar.

DİNÇ BİLGİN YÖNETİMİNDEKİ SABAH GAZETESİ YASAYI DELDİ

1992 yılının Kurban Bayramı’nda Dinç Bilgin yönetimindeki Sabah gazetesi, bayram günlerinde de çıkacağını ilan etti. Yasa dışı bu tutumun cezası vardı, 10 bin lira. Hıfzı Topuz, “Ne değeri vardı bu 10 bin liranın? Tek sütun reklam parası bile bunu karşılardı. Gözünü para bürümüş patronun amacı, her türlü yasayı delerek daha çok kazanmaktı” diye anlatır basın tarihi sayfalarında. Elbette basın meslek örgütleri, başta Gazeteciler Cemiyeti Sabah’ın bu kararına karşı çıktı. Dokuz büyük gazetenin sahipleri de karşıydı. Televizyonlara bile taşınan tartışmalar yaşandı, Öymen tartışmalarda aktif yer almıştı.

“Sabah gazetesi, ‘fiilen ben çıkarıyorum’ dediler, çıkardılar. O zaman ben Milliyet gazetesindeydim, İstanbul’daydım. Biz buna yandaş olmadık tabii. Tam tersine açık oturumlar falan yapıldı. Ben bu söylediğim şeylerin özetini orada da savundum. Ondan sonra efendim, fakat Anayasa Mahkemesine götürüp, oradan bu kararı basın özgürlüğü içine koyup, ‘o gerekçeyle çıkabilir öteki gazeteler’ dendi ve bayramda gazete çıkmaması ortadan kalktı.”

Dinç Bilgin, Zafer Mutlu ve Güngör Mengi Gazeteciler Cemiyeti üyeliğinden ihraç edildi, Bilgin ve Mengi’nin sürekli basın kartları Basın Kartı Komisyonu’nca iptal edildi. Ama siyasi baskıların da etkisiyle, geçmiş kararını inkâr eden Anayasa Mahkemesi, dini bayramlarda sadece bayram gazetelerinin çıkabileceği yönündeki hükmü iptal etti. Sonraki bayram ise sadece Sabah değil, bütün gazeteler bayilerdeydi. Bayram gazetesi geleneği o yıl sona erdi.

O berbat şey serbest piyasaya karşı bir gelenekti

Zaman zaman bayram gazeteleri gündeme gelir Türkiye’de. Geleneği yaşatmak isteyen gazeteciler ya da kamu kurumları nahif çabalarda bulunur. Murat Bardakçı da (tarihçi-yazar) bu dönemlerden birinde o bildik eleştiriye sığınmış, “Bayram Gazetesi denen o yayınlar berbat bir şeydi” demiş 2011’de. Bayram gazetesini bayi rafındaki diğer gazetelerle bir tutup, “Ne kâğıdı kâğıttı, ne mizanpajı mizanpajdı, ne haberi haberdi, ne de makalesi makale” diye yazmıştı. Bir patronu olmaksızın ve gazetecilerin -genellikle işsiz olanlarının- bir araya gelerek matbaaya taşıdığı gazeteyi, maaşını aksatmayan, renkli gazetesiyle kıyaslamıştı: “Sözün kısası, bayram gazeteleri hiçbiri okuyucuya lâyık değildi, mesleğin, zevkin ve profesyonelliğin çok gerisinde kalmışlardı.” Bunları yazarken, belli ki tarihçi olduğundan, bayram gazetelerinin “profesyonellik ve zevk” için basılmadığını gözden kaçırmıştı…

Gazeteci Banu Mertyürek Güler, bir yazısında “mesleki dayanışmanın vücut bulmuş hali” olarak tanımlıyor bayram gazetesini. Ona göre, gazetelerin yaprak gibi kupon bastığı günlerde, bayram gazetesi tartışması, aslında “serbest piyasa gazeteciliği” tartışmasıydı: “Eski bayramların tadı-tuzuydu Bayram Gazeteleri. Ne mizanpajları, ne de içerikleri dört gözle beklenecek kadar iyi olduğundan değildi bu. Bayram Gazeteleri çıktığında gazeteciler o hiç bitmez telaşa, iki-üç gün de olsa ara verdiklerinden, işsiz gazeteciler, özlemle kalem oynatmayı bekleyen emekli köşe yazarları satırları sayfaları doldursun, üç- beş kuruş da olsa gelirleri olsun diye dört gözle beklenirdi bayram gazeteleri.”

Altan Öymen de bayram gazetesinde piyasa kavramlarıyla anlaşılamayacak bir sosyal ortam oluşturduğunu şu sözlerle ifade etti:

“Bayram gazetesini çıkarmak için kadro kuruyorduk ya, o kadroyu işsiz, emekli gazetecileri gözeterek kuruyorduk. Onlara bir gelir oluyordu. Ama paradan daha önemli olanı bence, geliyorlar yeniden çalışıyorlar. Emekli adam, bir süredir çalışmıyor ama geliyor muhabirlik yapıyor, eski günlerini yaşamış oluyor. Millet birbirini görmüş oluyor, yani bir sosyal tarafı da vardı… Bir mürekkep kokusu vardır, caziptir. İnsan ona alıştı mı, bırakamaz gazeteciliği. Öyle bir meslek ki bu, bu laf da çok yabana atılacak bir laf değil, adam, üç sene olmuş, emekli olmuş gitmiş, kendi söylerdi ‘beni kadroya alsanıza’ diye, gelir orada gazetecilik yapardı. Böyle hoş tarafları da vardı tabii.”

Peki pek de iyi olmayan sayfa tasarımlı ve “albenisiz” bu gazetelere okur nasıl yaklaşıyordu? Öymen, okur açısından bakıldığında bayram gazetelerine yönelik eleştirilerin kısmen haklı olduğunu söyledi. Gazetecilerin mesleki tartışmalara daha çok yer ayırmasının ve resmi ilan kalabalığının okur açısından olumsuz sonuçlarını vurguladı ve ekledi:

“Hiç çıkmayınca gazeteler insan müthiş boşluk hissediyor şimdi, o zaman da boşluk olurdu. Hiç alışmadığın bir gazeteyi, hiç bilmediğin kimseler tarafından çıkarılan bir gazeteyi alıyorsun alıştığın gazetenin yerine. Bu olumsuz tarafı tabii. Ama bunu gazeteciler de fark etmeye başlamışlardı, cazip hale getirmek istiyorlardı, çalışıyorlardı. Bende örnekleri de vardı ama kaybettim, şimdi bulsam… bazen iyi gazeteler de çıkıyordu yani, ayıptır söylemesi (gülüyor).

Son günlerde gazetelere fiilen bir darbe indi

Öymen’le sohbetimizde, “gazeteler çıkmayınca hissedilen o müthiş boşluk” hissini sordum. Son bayramda gazetelerin kendi aralarında anlaşarak baskıyı durdurmasıyla sonuçlanan süreç için “gazetelere bir darbe indiği” görüşünde. Bir kamu hizmeti olarak gazeteciliğin sürmesinde, gazetelerin basılmasında, yaşamasında ve hatta dağıtılmasında devletin kamusal sorumluluğuna da vurgu yaptı Altan Öymen.

“Son tartışmalara müstakil olarak bakarsak bu gazetelerin çıkması ve dağıtılması yolunda hükümet de hiçbir ciddi endişe, girişim veya ilgi göstermedi. Gazeteler de o kadar fazla göstermedi gibi geliyor bana.

Benim mesela, oturduğum mahalleye uzun süre gazete gelmedi. Gazeteleri apartman görevlisi getiriyor, ‘niye getirmedin?’, ‘efendim buralarda kimse gazete almıyor, adamlar da satmadığı için getirmiyor’. Yahu nasıl olur? Bizim apartmanda 11 daire var. 11 dairede meğerse benden başka kimse gazete almıyormuş. Mahallenin civar apartmanlarında da aynı şekilde olunca adam bunu getirmiyor, ticari bir iş olarak getirmiyor… Bu gazete dağıtımı bazı ülkelerde posta idaresi tarafından yapılır. Almanya’da her sabah bir posta memuru gelir kapınıza atardı mesela, orada kaldığım dönemden hatırlıyorum. Başka ülkelerde yine böyle koruyucu şeyler vardır.

Gazete ‘satılıyor, satılmıyor’ açısından pek fazla kimse umursamıyor. Bir kısmı da zaten internet üzerinden okuyor gazeteleri, özellikle gençler. Hükümet de aslında basılan gazetelerin büyükçe bir kısmı kendisini destekliyor ama onlara bile ‘canım bunlar da olmasa da olur’ demeye başladı. Gazetelere aslında bir darbe indi. Tabii, öyle şuurlu, bilinçli bir darbe değil ama fiilen, zaten internet rekabeti altında bulunan basılı gazetelerin önemi azalmaya başladı.”

Kanıksama, otosansür ve gazetecilikte gevşeme

Bayram gazetesi tartışmasını yeniden gündeme getiren, gazetelerin salgın dönemindeki bayram günlerinde baskıya ara verme kararıydı. Genel yayın yönetmenlerinin ifadesiyle “dağıtım sorununu çözemedikleri için” bu kararı aldı gazeteler. Her gazeteci bilir ki okuru kaybetmek kolay, yeniden kazanmak zordur. Ve bu sadece gazetecilerin sorunu değildir.

“Ben şu kadar senelik gazeteciyim ‘cumartesi pazarları gelmiyor’ hale geldi. Ben her gün arardım, açar açar bakardım kapıyı, şimdi ona alışır gibi oluyorum. Neredeyse hiç gazete okumadığım gün olmazdı benim, olmadı da geçmişte, bayram gazetesi zamanında da bayram gazetesi olmak üzere… Şimdi insan kanıksıyor. İnternet ve daha çok televizyon izleyerek idare etmeye çalışıyoruz. Bu, tüm gazetecileri de gazeteciler cemiyetlerini, sendikalarını da ilgilendiren ve siyasetçileri de ilgilendiren bir mesele. İki sonuç çıkıyor; hükümetin kendi gazeteleri de ne yazmış yazmamış, okuyucuya gitmiş gitmemiş önemsenmiyor, okurların bir kısmı da fazla merak etmiyor.”

Dağıtım sorunu çözülemediği gibi, okurun ekmek gibi, su gibi gazeteye de ihtiyaç duyması sağlanamıyor. Çünkü gazetenin içeriği zayıfladıkça, eksikliği daha az hissediliyor. Gazete okumadığında bir kayıp yaşadığını düşünenlerin sayısı azalıyorsa bunun haber içeriğiyle, gazeteciliğin niteliğiyle ilgisi yok mu?

“Gazetecilerin istedikleri gibi yazamaması bir otosansür havası getirdi gazetelere. Şunu yaparsak başımıza dert gelir, şu haberi basarsak şöyle olur, şu başlık atılırsa şu olur falan diye. Bundan kurtulma gayreti içinde, böyle ihtimallere yol açabilecek bir haber veya yazı önlerine gelirse onu koymamayı tercih ediyorlar. Koydukları şeyleri de bizim öğrendiğimiz gazetecilik kurallarına hiç dikkat etmeden koyuyorlar gazetelere. Televizyonlarda da var bu. Mesela bir hadise çıkmış, biri birini yaralamış, sabah bakıyorsunuz televizyona, adam aranıyor. Öğlen, akşam aynı haber, adam yine aranıyor. Üzerine tek kelime koymadan aynı haber. Oysa hep bize öğretmişlerdir, gazetede çıkarsa birinci gün, arkasına ekleyeceksin, tutuklandı mı, serbest mi bırakıldı? Haberi gerektiği gibi vermeden, bir tane haber yapıp verip gidiyorlar. Genel bir gevşeme seziyor insan. Tabii bunun gerekçesi tehlikeden kurtulmak, birinin ayağına basmamak… Sonra, ‘nasıl olsa konmaz, bu haber girmez’ diye muhabir yapmıyor haberi. Böyle bir gevşeme oldu. Baskı tabii var ama baskı biraz da bunu, gevşemeyi körükler hale geldi kanımca.”

Gazetecilik dışlanıyor, önemsenmiyor

Basında son yıllarda artan ekonomik küçülme, işsizliğin artması, haber içeriğinin zayıflaması, ağır siyasi baskı ve otosansür gibi birbiriyle ilişkili süreçlerin Türkiye’de gazeteciliği yavaş yavaş yok ettiği ortada. Öymen’e göre bu, gazeteciliğin dışlanması ve “evden çalışma” meselesi de bundan bağımsız değil.

“Şimdi tüm bunlar bir araya gelince, bu dediğin şey de, gazetelerin evden yapılması… Evden gazetecilik yapılır, yapılmaz değil. Yıllarca ben yabancı ajans muhabirliği yaptım, telefonla alıp ajanın merkezine geçiyordum haberi. Ama en azından yöneticilerin büroda olup bir araya gelmelerinin önemli sonuçları var. Benim alışkanlığımdan mıdır bilmiyorum ama orada bir fikir alışverişi olur. Mesela sabah toplantıları yapılır. İnternetten de belki yapılabilir ama ortaya mizanpaj kâğıdı açılır, herkes üstten bir bakar. Zor evden bunları yapmak, bu etkileşimi yakalamak. Tüm bunlar bir araya gelince biraz gazeteciliğin dışlanmakta olduğu görülüyor. İktidar bile, kendi gazetelerini fazla önemsemez hale geldi, tabii tirajlar da çok düştü ve işe yarar olmaktan çıktılar. Böyle bir gazetecilik… üzülüyor insan tabii, eski bir gazeteci olarak, izlenimim bu.”

Çıkış yolu aranır, aranınca da bulunur

Salgın gerekçesiyle baskıya ara verme, haber merkezlerinin -evlere de olsa- dağıtılması, artan maliyetler gerekçesiyle gazete binalarının kapatılıp “irtibat ofisleri” olarak yeniden yapılandırılması süreçlerini yaşıyoruz, yaşayacağız. Yazılı basın için baskıya ara verme sonucunu doğuranın sadece salgın koşulları olmadığını görmek gerekiyor. Yaygın medyanın ticari kaygılarla yok ettiği bayram gazetesi geleneğini, yine ticari kaygılarla da olsa hatırlamış olması tesadüf değil, gazeteciliğin sıradan bir iş olmamasından kaynaklanıyor.

Artık bu tartışmaların gereksiz olduğunu, geleneksel gazeteciliğin zaten öldüğünü, yeni ve dijital medya düzeninde, değil dayanışma ürünü bayram gazetesi gibilere, basılı gazeteye bile yer olmadığını söyleyenlere de bir örnekle yanıt veriyor Öymen. Meslekte 70 yılı deviren gazeteci, Türkiye ve dünyanın deneyimiyle, gazeteciliğin doğası gereği süreceğini anlatıyor. İnternet ve sosyal medyanın gazeteciler tarafından “rakip olarak değil, bir haber unsuru olarak” görülmesi gerektiğini söylüyor:

“Sosyal medya dedikleri şeyde herkes kendi başına, her şeyi takip etmeye kalksa buna ne gün yeter ne hafta yeter. Yani bir seleksiyon lazım. Sosyal medya içinden 10 tanesini 20 tanesini falan bir yerde tanıtmak gazetecilik işi. Bak nasıl televizyon programı veriliyor gazetelerde. Onu yapan gazeteler, sosyal medyayı da yapsa… Öteki medyayı da kullanır halde olmalarında fayda var gazetelerin.”

Sohbetimizdeki son cümlesi buydu Altan Öymen’in; “Ne yapmalı” diye sordum, “çıkış yolu aranır, aranınca da bulunur” dedi.

Rüzgarlı’nın paryaları ÇGD’lilerin mücadelesi ve “Çağdaş Bayram”

Altan Öymen’le söyleşimiz sona erdi ama bayram gazetesi konusu açılınca, değinmeden geçemeyeceklerim var. Başlı başına bir değerlendirmeyi hak ettiği için bu başlık, şöyle özetlenebilir:

Çağdaş Gazeteciler Derneği 1979 yılında Ankara’da en çok üyeye sahip meslek örgütü olarak bayram gazetesi çıkarma hakkı için mücadele etti. O yıllarda ÇGD, gazeteciler arasında büyüyen bir heyula gibi her gazetede dolanıyordu, üyeleri artıyordu. Bayram gazetesi yetkisini elinde tutan cemiyetin gerici zihniyetine karşı ÇGD’nin mücadelesi basın tarihine geçti. Ama dönemin başbakanı (B. Ecevit) bile “cemiyet” üyesiydi. Ankara’da gazeteciler cemiyetinin kirli ilişkileri, ÇGD’nin bayram gazetesi hakkını gasp etti, yetki cemiyette kaldı. ÇGD’nin tarihi, 12 Eylül cuntacılarına yaranmaya çalışan gazetecilerin zihniyetiyle mücadele tarihi olarak da yazılmaya başladı.

ÇGD’nin tarihinde bayram gazetesi çıkarma yetkisini alan önemli biri var, Yılmaz Akkılıç. Yılmaz ağabey 1991’de tüm yasal gerekleri sağlamıştı. ÇGD Bursa’da “Çağdaş Bayram” adıyla bayram gazetesi çıkaracaktı ve tüm Türkiye’de dağıtacaktı. Mustafa Ekmekçi’nin ifadesiyle, “Çağdaş Bayram arı kovanına çomak sokacaktı”, olmadı. Cemiyet’in başvurusu üzerine yetki ÇGD’den alındı. Eğer çıksaydı, Çağdaş Bayram’a yazma sözü verenler arasında kimler yoktu ki… Oktay Akbal, Özden Alpdağ, Selçuk Altan, Oğuz Aral, Sadun Aren, Melih Aşık, Haluk Gerger, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Füsun Özbilgen, Varlık Özmenek, İlhan Selçuk, Ali Sirmen, İlhami Soysal o isimlerden sadece birkaçı… Yani, Çağdaş Bayram, gazetecilerin gazetesi olacaktı. Bu önemli girişim engellenince Yılmaz Akkılıç ve ÇGD’li dostları “gazetecilerin gazetesi” sloganıyla “Bursa Çağdaş”ı çıkarmaya başladı. Şimdi elinizde tuttuğunuz da işte bu gazetecilik ve ÇGD geleneğinin güncelidir…

 

[1] TÜİK’in yayınlanan son kültür istatistiklerine (2018) göre, 2013 yılında Türkiye’deki toplam gazete ve dergi sayısı 7 bin 158’di. Aynı yıl bu dergi ve gazetelerin toplam yıllık tirajı 2 milyar 461 milyon adet olarak tespit edildi. 2018’de ise toplam gazete-dergi sayısı 5 bin 962’ye, toplam tiraj ise 1 milyar 368 milyona düştü. Yani gazete-dergilerde 5 yılda yaklaşık yüzde 45 tiraj kaybı yaşandı. Yazılı basında istihdam edilenlerin sayısı ise 2018’de 2014 yılına göre yüzde 42 oranında azalarak 46 bin 497’ye geriledi.

[2] Hürriyet, 20 Mayıs 2020, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/hurriyetin-arka-kosesi/basinda-evden-calisma-devrimi-41521376

[3] Habertürk.com, 24 Mayıs 2020, https://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli-1001/2690334-iyi-bayramlar

[4] Bayram gazetesi geleneği gibi, bu geleneğin ortadan kaldırılması da basın tarihinin önemli bir parçası. Hıfzı Topuz, 2. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi (2003) kitabında bayram gazetesinin yok edilişini sayfa 286-287’de anlatır.

[5] https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/665410-bayram-gazetesi

[6] “Düne Bakma Durağı” https://www.facebook.com/groups/2902926479751734

[7] Gazete kupürü -FOTO– 4 Kasım 1979- “Ankara’da yayınlanan Bayram Gazetesi korsan değil de nedir?”

Göz atın

Yokluğun sınırında algı değil hizmet

  İsmet KARACA CHP Bursa İl Başkanı Aralık 2019 ortalarında Çin’de varlığını belli eden Covid-19 …

COVID-19 salgını sırasında veri-hükümet-gazetecilik üçgeni

  Cemgazi YOLDAŞ   Veri gazeteciliği, tüm dünyada etkisini gösteren küresel salgın döneminde önemli bir …