Cumartesi , Eylül 19 2020
Anasayfa / Arşiv / “Uyuz” olma Korona’ya!

“Uyuz” olma Korona’ya!

Felaketlerin envaisini yaşadık milletçe.

Deprem, sel, çığ…

Kazaların da.

Trafik, maden, uçak, gemi, iş.

Yangınlar: Ev, fabrika, orman, otel!

Kahve taramalar, otobüs taramalar, siyasi cinayetler, cinnetler, katliamlar.

Toplumsal olaylarımız, genel olarak sosyolojimiz hep kanlı.

1 Mayıs, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas.

Çok ölümlü, çok oylumlu, çok boyutlu, çok hadiseye sahne oldu bu ülke.

Sokağa çıkamadığımız başka dönemler de oldu.

Başka salgınlara muhatap olduğumuz günler de.

Yukarıdaki felaket ve facia envanterini bir yana bırakırsak, bana göre, içinden geçtiğimiz “Korona günleri” 3 ayrı döneme benziyor en çok.

 

SOSYETE UYUZU

Bir, 70’li yıllarda, sanırım tam olarak 1972’de, ülkeyi kasıp kavuran “uyuz salgını!”

Basın kısa sürede “sosyete uyuzu” koydu adını. Hatır hutur kaşındı ahalinin alayı. Eczanelerde etkin maddesi kükürt olan kırmızı tıknaz bir şişede satılan kremin müptelası olduk.

Annelerimiz her gün giysilerimizi, özellikle de iç çamaşırlarımızı kaynatıyordu, uyuz mikrobuna defans mahiyetinde.

Salgın, enikonu salgındı ama mizah dergilerine kapak olacak kadar da sempatik bir salgındı. Tedirgindik ama eğleniyorduk da, kaşıntıdan başka bir arıza çıkarmayan bu melanetle…

 

KARARTMA GECELERİ

İki, siz ne düşünürsünüz bilmem, bu kısıtlanma günleri bana “karartma geceleri”ni de anımsattı. Hayır, 2. Dünya Savaşı sırasında olana, tabi ki yaşım yetmiyor. O günleri ben de Rıfat Ilgaz’ın, filme de çekilen, başrolünü Tarık Akan’ın oynadığı “Karartma Geceleri” romanından biliyorum.

Yıl 1944.

Benim anımsadığım karartma geceleri, “Ayşe tatile çıktı” günleri.

Sanırım 2. Kıbrıs Çıkartması yılı, 1974.

Yunanistan’ın Türkiye’ye, “çıkartma misillemesi” yapacağı olasılığına karşı, tüm konutlar geceleri dışarı ışık sızmayacak şekilde önlem almak zorundaydı. Bir sınır kentinde değil, Ankara’da oturduğumuz halde olası bir hava saldırısında bizim ev, bizim mahalle, bizim semt, bizim kent düşmana ışıl ışıl gözükmesin, adamlar nereyi bombalayacağını bilemesin diye, karanlıkta yaşıyordu tüm ülke.

Sokak ve evlerde lamba yanmıyor, gaz lambasının ışığı bile dışarı sızmasın diye, pencereleri koyu renkli kağıtlarla kaplıyorduk. Kitap- defter kapladığımız, kaplama kağıtlarıyla. Ve akşamları, sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu. Gece dolaşması gereken resmi taşıtların farları bile kağıtla kaplanmıştı, düşman uçakları fark etmesinler diye.

 

12 EYLÜL

Üç’üncü ve en büyük kısıtlama dönemini 12 Eylül sırasında ve sonrasında yaşadık. Ülke tarihinin neredeyse yarısı zaten eskilerin deyimiyle, “örfi idare”de, yani sıkıyönetimle geçti. Sonuçları en ağır olan, hemen hemen her hanede, her sülalede (tıpkı bu günler gibi) hissedilen ağır bir travmaydı 12 Eylül.

Ülkede nelere mal olduğunu buraya tek tek sıralamaya kalksam, bu sayfanın, hatta Çağdaş Gazete’nin bütün sütun santimleri, bütün yüzölçümü yetmez.

 

***

Korona’nın öldürücülüğünün yanı sıra yarattığı korku, kaygı, endişe ve gelecek belirsizliği iklimi, yakın geçmişte neye benziyordu acaba diye düşündüğümde, bu üç dönem geldi aklıma. (Biraz yetenek olsa, meslektaşım Gabriel Garcia Marquez gibi oturup “Korona Günlerinde Aşk” diye roman yazmak lazım aslında.)

 

 

 

 

 

 

 

 

Göz atın

Yokluğun sınırında algı değil hizmet

  İsmet KARACA CHP Bursa İl Başkanı Aralık 2019 ortalarında Çin’de varlığını belli eden Covid-19 …

COVID-19 salgını sırasında veri-hükümet-gazetecilik üçgeni

  Cemgazi YOLDAŞ   Veri gazeteciliği, tüm dünyada etkisini gösteren küresel salgın döneminde önemli bir …